Bir varmış, bir yokmuş, adalette namı zamanlardan taşmış bir bilge varmış… Öyle ki inancında ortaklaşan, yönetiminde olan bir yerde, bir kurt bir kuzuyu kapsa, o gece rahat uyuyamazmış…
Bu kadar adil ve adaletli bilgenin, kendi mahallesinde zinaya düşkün olduğu iddia edilen ve güçlü belirtileri olan bir adam varmış…


Bilge ne yapıyor, ne ediyorsa bir türlü ispat edemiyor, dolayısıyla itham edemiyor, suçluyamıyormuş…
Cihanının adaletinden bahsettiği bilge, burnunun dibinde yaşananları düzeltememenin rahatsızlığıyla çok huzursuz oluyor, uyku uyuyamıyor ve bu konu onu içten içe, çok incitiyormuş…
İnat etmiş bu konuyu çözmeden durmayacak hale gelmiş…
Adamın geldiği evlerden birinde başlamış beklemeye… Yönetim erki olmanın dürtülerine yenilmiş, koskoca bilge, tuzak kurmuş…
Adam köşeden görünmüş, sağı solu kontrol ederek yavaştan süzülmüş evden içeri… Bilge alışık olmadığı bu rolde oldukça heyecanlı…


Bir zaman aralığı beklemiş, tam da kıskıvrak, suçüstü yakalamanın anını kollamış…
Ön gördüğü süre geçtikten sonra, hemencecik atlamış bahçe çitinden, evin kapısına koşar adımlarla gelmiş, bir hışım kapıya yüklenmiş ve dalmış içeri…
Tamda istediği, arzu ettiği, huzursuzluğunu çözecek gibi, suçüstü yapmış…
Bilge…


-Yakaladım sizi, hem de suçüstü… Siz, değerlerimizin, inancımızın yanlış dediği bu günahı işlerken bana yakalandınız… Şimdi kabul et, yanındaki de kabul etsin ve ikiniz, ve ben, bu konuya Allah huzurunda şahidiz…
Akıllı bilge, üç şahidi de tamamlamış…
Bilgenin içi rahat… Keyifli… Toplumunun baskısından kurtulmanın zamanı gelmiştir, adillik namına nam ekleme, kasım kasım kasılma ve başarmanın heybetiyle, şimdi amacına ulaşmanın küstah sırıtmasını da takmıştır yüzüne…
Adam kalkmış, toparlanmış, bilgeye bakmış ve ;
-Peki kabul, demiş… Sen beni istediğin gibi ve suç gördüğün üzere yakaladın ama ben senden şikayetçiyim…
Bilge rahat, adam suçlamadan kurtulmak için saldırıyor diye düşünmüş…
Adam…
-Sen peygamberimizin sünneti üzere değilsin, yönetimin meşru değil, adalet ölçemezsin, bu ölçüyle, bizi cezalandıramazsın demiş…
Bilge yerle yeksan… Gururuna dokunmuş…
-Pişkinliğe bak ne demek peygamberin sünneti üzere değilim, bre zındık?

Adam sakin…
-Peygamberimiz der ki, bahçesine sahibinden izinsiz girmeyin, bir eve giderken evin kapısını çalın, çaldıktan sonra kapıdan uzaklaşın ki, ev ahalisi belki müsait değildir, rahatsız olmasın ve bir yere girerken edeple girin, selam verin ve selamın karşılığını aldıktan sonra buyurun…
Sen ise, bahçenin çitinden atladın, kapıyı zorlayıp içeri daldın, bize selam vermeden, bu uygunsuz halimizle, bizi rahatsız edip, suçladın… Bunlar bir Müslümanın hareketleri değil…
Senin sıradan bir insandan çok daha fazla sorumluluğun var, bizlerin, toplumun sana verdiği bir güç var, sen de bu güç ve itibar üzere konforlu-itibarlı bir yaşam yaşamaktasın, dolayısıyla sen hiç yapamazsın…
Sen yönetme ve yargılama rızasını benden-bizden alansın… Sen adil değilsin, adil değilsin ki, bizi yönete, bizi yargılayasın…


Bilgenin yüzü buz keser, yere düşer, mağrur, mahcup… Özür diler… Utancından bir hışım çıkacakken, hatalarını büyütmemek adına, müsaadenizle der, aldıktan sonra, kapıyı düzeltir, çıkar, güzelce örter, başı önünde bahçeden yürür, çitleri toparlar, bahçenin kapısından dışarı çıkar ve usulca kapatır…
Hemen divanını toparlar, olanları anlatır ve;
-Adalet ölçülerimizde büyük kibir var, şahsımızda yozlaşma var, bizler hak edilmemiş bir makamı işgal etmiş bulunuyoruz, tez elden toplumu toparlayıp, affımızı dileyip, konuya dair olanı biteni paylaşmalıyız… Belki de, daha yaptığımız nice hata vardır, farkında değilizdir, topluma anlatırsak, toplum da bizi, bize anlatır, o zaman fark ederiz… Ayrıca toplumun bize önereceği cezamızı ve utancımızı çekmeye razı olduğumuzu da, ilan etmeliyiz…


………………………………….
Özgürlük anlamaktır… Anlamak adalet… Özgür olan anlamda açıktır, anlar, anlayan adil olur…
Peki ya bizler…
Hepimiz anlıyoruz, hepimiz farkındayız, hepimiz biliyoruz…
Gerçekten anlıyor ve biliyor muyuz yoksa yaşanan çarpık politizasyonda hepimiz anlıyor gibi mi yapıyoruz..?
Bilmeyene bildirirsin, anlamayana anlatırsın, öğrenmemişe öğretirsin…
Peki ya biliyor, anlıyor gibi yapana…
Toplumsal gerçekliğimizde neden herkes biliyor ve herkes anlıyor gibi yapıyor?
Ulus devletin en temel handikapı burada gizlidir… Devlet ulusa, ulus devlete benzeşir… Devlet ve ulus tüm yaşananlarda ortaklaşır… Kurgulanan siyasal yapı herkesi ortaklaştırır… Yönetenler ne yapıyorsa aslında yönetilenler de onu yapıyordur… Denklemi ters de kurabiliriz… Yönetilenler ne yaşıyor-yapıyor-hayal ediyorsa yönetenler de onu yapıyordur… Devlet ulustur, ulus devlettir…


Basittir denklem…
Küçücük bir işletmede işe girmek ve o işte kalmak için kaç dolap dönüyorsa, ya da bir dernekte, bir spor kulübünde başkan olmak için neler yapılıyorsa, ülkenin en büyük bakanlıklarında, başkanlığında da benzeri yapılıyordur… Tabi çap büyüdükçe, yaşananlarda büyüyordur, karmaşıklaşıyordur…
Her siyaset toplumun günlük kurulum ve yürütülüş biçimini yaratır…
Bir düşünün, işte küçücük bir arkadaşlık-aile çevrenizde yaşananları… Günde kaç entrika, siyasal-sosyal tezgah, hava-civa, yer kapma, rol çalma, yalan, hile, kandırma, aldatma vs. vs…


Bu kadar alangirli dizi ve filmleri izledikten sonra bir Medine ahdiyle yaşamayı bekleyen var mı?
Tedirginlik yaşamda olduğundan fazla anlamdadır… Anlam, resmi bilme tezgahlarında parçalanmıştır… Anlamak, an’la olmak, oluşmaktır… An’la ol’mak aşkın en yüksek ifadesidir… Zihnin anla buluşması, birleşmesi, an’ın zihinde anlama ulaşması, hakikatin ta kendisidir… Ondandır hakikat aşktır… Oysaki mevcut yaşamın tüm tellalları an be an aşkın ölümünü haykırmaktadır… Her şeye her yerde anlıyorum demek anlam parçalanmışlığının suç itirafı gibidir… Parçalı anlam dağınık özgürlük, dağınık özgürlük parçalı adalet yaratır… Anlamamak büyük bir sorunken, anlamadıklarına anlıyorum demek, kendine bile adil olmadığının ispatıdır…
Bu kadar suçlama, bu kadar itham bu zeminden beslenmekte, gelişmektedir…
Amaç, suçlamak, suçüstü yapmak, yargılamak olmamalı, amaç ne yaşadığının farkında olmak ve farkındalığıyla, yaşamı örmek olmalı…


Yaşam kirletiliyor…
Kirlenmiş yaşamda temiz kalabilecek var mı?
Sorun insanlarda ve toplumda değil, sorun kurgulanmış yaşama ayak uydurmakta, yanlış kurgulanan yaşamı doğru kurguya kavuşturmamakta, enerjisini onun için mücadeleye evirmemekte…
Peker videolarıyla çalkalanan, sayısız suç isnatı, sayısız iddia, karşı iddia, tez, antitez havada uçuşuyor… Öyle dizi de değil, film hiç değil, gerçek… Herkes herkesi suçluyor, ya da suçlamalara cevap verirken suçluyor… Tüm yaşananlarda da, toplum zehirleniyor, yaşam kirleniyor…
İktidar, muhalefet, basın, sermaye ve topyekün tüm kurum, kuruluşlar hatta, bireyler… Şu ana kadar tek bir özür cümlesi duyan var mı? Bir tek, benim şu anda yaşananlarda şu kadar payım var, affedersiniz, diyen var mı?
Kızmayın tamam… Yine çok mu hayalci yaklaştım…


Temiz toplum yaratacağız, ülkeyi cennete çevireceğiz… Vaatler vaatler…
Herkes günahsızlık kılığında, suçlama pozisyonunda… Oysa ki cennet, afedersiniz diyenlerin, bağışlanmayı dileyenlerin, yaptıklarından kuşku duyup düşünce geliştirip neden daha iyisini yapamadım diye hayıflananların mekanı… Mahşerini yaşamayanların, kendini yaşadıklarıyla gözden geçirmeyenlerin, sorgu sualini vicdanda netleştirmeyenlerin değildir ki mekanı… Cennet günahsızların değil, yoktur zaten, günahlarını fark eden ve arınmak için yaşayanların mekanı…
Biz olmak ben demekten değil, ben olmaktan başlar… Ben olmak, beni mahşerde çırılçıplak izlemekten geçer, kendi mahşerini kurmayanların başkalarını yargılama peşinde koşmaları, cennet yaratma çabaları değil, cehennemde yaşandığının, bunu kavrayacak kadar anlamın kalmadığının göstergesidir…
Anlıyorum, biliyorum demek ve aynı yaşama hiçbir şey olmamış gibi devam etmek, ateşin yaktığı, yangın olmuş duygu düşüncenin yansımasıdir…


Bir ülke düşünün ki, herkes anlıyor, herkes biliyor yani herkes kurtarıcı… Yani mafya bile… Halbuki hepsi kurtarmalık pozisyonunda, farkında değil… Herkes her şeyi biliyor, anlıyor ama kimse ‘’yaşamak’’ bu değil, ‘’yaşam bu olmamalı’’ demiyor…
Yapısal bir sorun var ve yaşanıyor-akıyor… Kimin iktidar, kimin muhalefet, kimin başkan, kimin basın, kimin şu kimin bu olduğu değil sorun… Sorun kurgulanan kurumsal ve bireysel kimliklerde… Bu kimliklerin kendini sorgulamamasında ve sorgulamaya açmamasında… Herkesin ve kurumun sorgulayıcı zekasını başkaları üzerinde kullanmasında…
Herkes görüyor karşısındakini ve herkes anlıyor neler yaptığını, peki ya kendini?
Ben’den başlayan, kendini gören, ne yaptığını anlayan, hataları günahlarıyla yüzleşip, yüzleşmesini toplumsal mahşerde yaşayıp, anlamda doğru ve güzel olanı yaratan olduğumuz an, belki de özgür bir yaşam oluşturmak gerçekleşecektir…

Kimsenin kimseyi suçlamadığı, kimsenin kimseyi yargılamadığı, kimsenin kimseyi cezalandırmayacağı, herkesin kendi vicdan-ahlak gerçekliğinde, kendiyle yüzleşmeye başladığı, en hakikatli yüzleşmeleri sağlayanların, toplumsal rızayla yönetim olduğu ve yargı-hukuk normlarını inşa ettiği bir hayat gerçekleşirse, belki de o an adalet sağlanacaktır…
Ütopik mi?
Yaşadıklarımız kadar değil bence…
İmkansız mı?
Başımıza gelenler kadar değil bence…
Kimse yapmaz mı?
Ben başlarım, Ben varırım, herkes Ben’den başlarsa kimse kalmaz, geriye kalanların kendi derdi Ben’ce…


……………………………..
Bilgenin adaleti neden bin yıllara damga vurmuştur?
Bilge bilmediği rollere bürünüp, tuzak kurmaya başlayınca, rolün sahibinden almış dersini, liyakat ölçüleriyle yaşamak gerektiğini anladığı, anladığı kadarını yaşam yaptığı ve suçlunun, suçüstünde yakalanın eleştirilerinden utanıp, kendine bir çeki düzen verdiği içindir, Ben’ce…