Gönül Yalçın, Kadriye Akyıldız, Ulviye Ava, Necla Koçyiğit, Gülcan Kılınç, Gülizar Kılınç, Şenay Ay, her biri ayrı ayrı ve tek tek, ‘’erkek’’ ler tarafından ateşli silahlarla vurularak katledildi… Bir kaç yılın erkek vahşeti bilançosu değil, hepsi bu hafta… Tecavüze uğrayıp, intihar ederek katledilenler ayrı…

“Anne küçük kızın bazı şeylere dayanamıyor artık, kızını çok harcadılar. Kimseye bir şeyini anlatamadı, hep içine attı, ama o da çok birikti. Dayanamıyor artık, hiçbir şeylerin güzel olacağına inancı kalmadı. Her gün canı acıyacağına 1 gün acısın deyip gidiyorum, hakkını helal et. Ömer’i ablamı Aleyna’yı Almanya’yı çok seviyorum. Unutmayın benim hakkımı yerde bırakmayın lütfen, ben katlanamıyorum, dimdik duramıyorum. Siz durun ama. Neyse hepinizi çok seviyorum, iyi bakın kendinize, ben yapamadım ama siz hep güzel günler için yaşatın”

Böyle yazdı 18 yaşında ki Edanur annesine ve 15. Kattan atlayarak, katledildi…

Son dönemde gelişen kadın intihar ve cinayetlerinin altında yatan toplumsal gerçekliklerin hepsinin zemininde, ‘’iktidar’’ ve yürüttüğü güncel politik yaklaşımı yatmaktadır…

Elbette bahsi geçen sadece siyasal dolaplarla başımıza çöreklenen devlet iktidarı değil, kurumsal olarak tarihten günümüze kendini sürekli palazlandıran ve artık toplumun kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş, hepimizin günlük, anlık yaşamına denk gelen, iktidarsal yaşam mekanizmasından bahsediyorum…

Bu iktidarsal yaşam mekanizması, günlük yaşamda kullanılan tüm teknikte aşırısıyla şişirilmiş, anı anına topluma zerk edilmektedir ve siyasal olarak güncel toplumlarda ki yönetim biçimi olan temsili demokrasiyle yürütülmektedir… Hepimiz yaşamda güdü seviyesinde kalmaya mahkûm edilirken, hayatımızla ilgili en önemli kararları alması için, bizi temsil etme görevini birilerine bırakmışızdır… Görevi temsiliyet olanlar ise kendilerini tanrısal bir alanda zannedip, hayatı yaşanılmaz oranda kirletmiş ve bize yayarak, bizi de günahlarının suç ortağı haline getirmiştir…

İktidar; dönemimizde artık biyo (canlı) iktidar olarak her yerde örgütlenmiş ve anı anına yaşamı zehirlemektedir…

Bu zehirlenmenin kendisi çıkış anında, varlıksallaşmasında, yani öz’ünde de böyledir ve çoğalarak ana gelmektedir…

Tarih şimdi’dir…

İktidarın kurumsal olarak açığa çıktığı ilk yer Sümer’lerin Zigurat tapınaklarıdır… En üst katında toplumun iktidar mekanizmasını temsil eden Tanrılar vardır orta katta halk ile aracılık yapan rahip erkekler vardır… Musakatdin denilen ilk genelev (tecavüz merkezi) de esasen Sümer icadıdır…

O gün bugündür genel evleri kuran ve işleten hep erkek olmasına rağmen, fahişe ve şeytan hep kadın olagelmiştir…

Mitolojiye göre Tanrı Enki önce Tanrıça İnanna’dan “104 me’’ sini ( yaşam sistemi) çalmış ve somutta da, ondan hileyle özgücünü almış, onu düşürmüş ve ‘’musakatdin’’ de çalışır hale getirmiştir…

Yani basitçe, kadın kandırılmadan, gücü çalınmadan, toplumsallıktan düşürülmeden, doğasından saptırılmadan, yaşam yöneticisi kadın öz gücünden yoksun hale getirilmeden ve bu güç erkeğe devşirilmeden, yaşam ve algısı değiştirilmeden, hiçbir iktidar ne yapılanabilir, ne de kurumsallaşabilir…

İnsan ve yarattığı tüm kötülüklerin kökeninde insanın her iki cinsi arasında ki sorunlar, erkeğin kadına zulmü vardır ve her iktidarın varlık zemini, kökeni, esası, dibinde bir ‘’musakatdin’’ gerçekliğine denktir… İktidarın varlık ve işleme biçimi, ilk anından sonsuza taciz ve tecavüzdür, ilk hedefi her zaman kadındır…

Bu noktada iktidar ile yönetimi birbirinden ayırmak hassas zaruriyettir… Kürtler ayırdı ve paradigmasını yarattı!!!

Toplumun yönetim ihtiyacı vardır… İş bölümünün doğal emekle gerçekleştiği, kendine imtiyaz-konfor yaratmadığı, tam aksine toplumdaki duruşu fedakârlık ve bilgelik ölçülerinde olanına yönetim, toplumun değerlerinin üzerine konup, üretimini gasp edip, toplumsal gücü entrikalarla hakimiyetine alıp, kendini yönetim olarak meşru kılmaya çalışan hegemonyaya da iktidar diyoruz…

Çok örnek verebileceğimiz gibi, tarihsel olarak peygamber kültü en temel örnektir… Peygamberler toplumun doğal yönetim mekanizmasıyken, en büyük acıya katlanmış, en değerli fedakârlıkları şahsi yürütmüş, zor koşullarda topluma öncülük etmişlerdir. Nitekim peygamberimiz rahmete erdiğinde evinde bir kilim ve bir avuç katıktan başka da varlığı-konforu-imtiyazı yoktur…

Ardından gelişen Emevi-Abbasi ve süregelen iktidar da tarihle malumdur…

Her iktidar, oluş ve işleyiş gereği en başta kadın düşmanıdır… Düşmanlığı süreklidir, boşluk kabul etmez, sürer. Kadınla başlayan zulüm topluma, doğaya, yaşama dağılır… Abartılmış-yaygın iktidar, yaşamın tümden lanetlenmesidir… Çıkış aşaması kadına karşı olduğundan, kadın bu zulmün en hakikat aynası olur… Ülkemizde ki kadın katliamları (her kadın potansiyel toplum ve her kadın cinayeti bir katliamdır) aynı sırada toplumun ölümü, doğanın ölümü, yaşamın ölümünün suratımıza çarpmasıdır…

Kadın doğası gereği yaşam akışının, yaşam canlıcılığının ve yaşam yaratımının sembolüdür, her fani gibi doğal akışının gereği değil, erkek tarafından ve/veya erkeğin oluşturduğu yaşam sistemi ile ölen kadın, katliam ve katledilen yaşamdır…

Yaşamın düzeyinin seviyesi kadının yaşama katılımı, kadının özgürlüğü ve yaşamdan duyduğu coşkusu, kadının yaşama bağlılığıyla ölçülür…

Bir yerde bir haftada onlarca kadın erkek eliyle katlediliyor, daha fazlası tecavüze uğruyor, 18 yaşında ki genç kadınlar intihar ediyorsa, o toplumun ahlak ve politikasına el konulmuş üremiyordur, insanlar arası hukuk batmıştır, yolsuzluk yalan dolan almış başını gitmiştir, ekonomi çöker, talan yağma hesap bile edilmez… Virüs, mikrop her yeri kaplar, kimse kimseye selam bile veremez… Kadın doğadır, kadın yaşamdır, o yerde hastalıklar bitmez, orman yanar, sel kalkar, yaşam ve doğa akışı altüst olur, büyük acılar çekilir…

Yaratıcı tüm lanetini yağdırır…

Her gün artık sistematik olarak intihar eden, ya da tecavüz edilip katledilen kadın gerçekliği nasıl bir cehennem yarattığımızın da göstergesidir… Sonsuzluğa giden bu kadınların anılarıyla, doğru gündem tutturup, doğru mücadele hattı örülür ve politikası hakikatle yapılırsa, bu seviyeden güçlü ve özgür bir yaşam örülebileceği, bu karanlığın doğacak güneşe gebe olduğu da açıktır, tarihte de çokça örneği de vardır…

Kadın olarak doğan çocuklarını toprağa gömen Mekkelilerden, kendi döneminde ve birçok açıdan hala, dünyaya ışık saçan Mekke’ye nasıl geçildiği, tam da bu noktada gizlidir…

Mevcut durum da en temel gündemin ve en temel çalışma alanının kadın özgürlüğü olması gereği bu kadar acı açığa çıkmaktadır… Kadınlara yaşatılan bu kadar zulüm, acı, kıyım, kırımla konuya başlamayan, temel düşüncesi ve politik hattı bu olmayan herkes-kurum, en naif söylemle kocaman bir yalancıdır…

Basitleştirelim… Temsili demokrasinin hilelerinden kurtulup kendimizde de arayalım…

Tarihsel ve ana kadar gelen tüm yaşam gerçekliğinde, bir kadının saç teline dokunmak kıyamet sebebiyken, her gün sistematik şekilde tacize, tecavüze uğrayan, intihar eden, vahşice katledilen bu kadar kadının olduğu ve kadında başlayan zulüm politikasının topluma, doğaya, uygulanması sonucu bugünler de yaşadığımız acılara rağmen ülkemizde hiçbir şey yokmuş, olmuyormuş gibi yaşamak hangi onurun, hangi edebin, hangi adabın göstergesidir..?

Ne zaman bu denli çatladı ar damarları…

Her gün orda burda, sen şunu çaldın ben bunu çaldım diye birbirine giren, şu koltuğa bu koltuğa oturacağım kalkmayacağım diye çemkiren, oradan üç buradan beş maaş alan, sen yedin ben yiyemedim diye birbirini yiyen, sen kalk ben geleceğim diye atıp tutan kelli felli bir ton adam, sözde siyasetçi, gazeteci, uzman, bilim adamı, her ne iseler görmüyorlar mı, duymuyorlar mı, çalışmıyor mu kalpleri, bilinçleri…
Hadi diyelim onların yok, ya onları oralara getiren ve hala tutan bizlerin..?

Kadınlar her an tacizle yaşıyor, her gün tecavüze uğruyor, sürekli intihar ediyor, katlediliyor, yok ediliyor, hiç mi kalmadı anadan babadan, dededen nineden bir zerre şeref, bir gram namus, iğne ucu kadar haysiyet…

Bu başımıza gelenler anlık felaketler değil, bu bir sistem krizi hiç değil, bu mevcut onur ve namustan yoksun iktidarsal yaşam sisteminin iflası ve bu iflasın yaşamı sürüklediği an-yer kıyametin ta kendisi…

Hiç mi düşünmeyiz, ne yapıyoruz, nasıl yaşıyoruz da, yaşadığımız toplumda her an kadınlar tacize-tecavüze uğruyor, katlediliyor, intihar ediyor… Biz’ler nasıl bir yaşamdayız ki, bizlerle aynı hayatı paylaşan bu kadar kadın, özellikle genç kadın lanet bir yaşama mahkûm kalıp, intihara sürükleniyor, ya da birileri lanetli yaşamını onlara bulaştırıp onları katlediyor…

Nasıl bir hayatın içindeyiz, bu hayatı düzeltmek için ne yapıyoruz..?

Bitti bu sıkıcı yazı… Birazdan unuturuz…

Hadi şimdi hangi siteden ev alacaz, tüm değerlerimizi bir anda, hırsızlığa çapulculuğa satacağız ya da bir yirmi yıl daha kölelik yapıp ne kadar güzel bir araba alacağız, cep telefonumuzu nasıl bir üst modele çevireceğiz, ne güzel bir tişört alacağız, çok güzel bir yerde zıkkım yiyeceğiz, böyle harika bir tatil yapacağız diye düşünmeye, çalışmaya, çabalamaya, yaşamı satmaya ve kölelik etmeye devam edelim…
Kuran’ı Kerim A’raf 179. Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitmeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır. Hayvan sürüsü gibidir bunlar; hayır hayır, doğru yolu kavramakta onlardan da aşağı: Körcesine dalıp gitmiş olanlar işte böyleleridir. (Muhammed Esed meali)

facebook likes kopen
%d blogcu bunu beğendi: